İmge Kitabevi  
 
 
 
  Ana Sayfa (Kitap) » Her Hafta Bir Yazı
Sipariş Takibi  |  Hakkımızda  |   Üyelik  |   Sepetim   |    Ödeme     
Üye Girişi
E-Posta:
Şifre:

Üye Ol
Her Hafta Bir Yazı
Bir Şarkıyı Dinlerken
Kemal Ateş



[okumak için tıklayınız]
Her Hafta Bir Yazı Her Hafta Bir Yazı

Bir Şarkıyı Dinlerken

Kemal Ateş


 Bir Şarkıyı Dinlerken    

O günlerde Demirlibahçe’de bir eve taşınmıştık. Sokağın başındaki karakolla yan yanaydı evimiz. Balkonumuz karakolun bahçesine bakıyordu. O olaylı yıllarda evimizin bu güvenli konumuna imrenen dostlarımızın şakalarını anımsıyorum şimdi. Gerçekten de güven duygusu, daha güzel, daha büyük olan ilk evimizi unutturmuştu bize.

Bir sabah uyandığımızda, hep polisleri gördüğümüz karakol bahçesini askerler doldurmuştu. İşe giden karım birkaç durak ötedeki okuluna varamadan yarı yoldan dönüp gelmişti. Askerler okul yok, demişler. O gün bir radyoya, bir televizyona koşup durduk. Oğlum sokaktaki oyunların mutluluğunu yeni yeni yaşayıp tadıyordu. Başta sokağa çıkma isteği olmak üzere, isteklerinin hepsine kolayca yasak koyduk. Asker okul yok diyor, asker bakkal yok diyor, asker çikolata yok diyor, dememiz yetmişti. O da bütün bir gün sokak yerine, oyun yerine, çikolata yerine bu sözleri yineleyerek ya da yenilerini ekleyerek oyalandı durdu:

Asker okul yok diyor... Asker bakkal yok diyor... Asker...

Bu bir günlük yasağın acısını ertesi gün fazlasıyla çıkardı. Onu sokağa çeken iki arkadaşı vardı önce; zile yetişemediklerinden, kapıyı tıklatarak duyururlardı geldiklerini. Ürkek çocuk parmaklarının çıkardığı tıkırtıları oğlum bizden önce duyar, bizden önce koşardı. Kapıyı açtığında utangaç iki çocuk yüzü dururdu karşısında, biri Emre, biri Nabi... İçerde mi, dışarda mı oynayacakları eşikte kısa bir tartışmayla anlaşmazlığa dönüşmeden hemen sonuçlanırdı. Baran, çok sonra çıktı ortaya. Gittikçe de ötekilerden daha sık gelmeye başladı bize. Karşı evlerin birinden geliyordu. Kimdi, kimin oğluydu, ailesini tanımıyorduk. Epey bir süre de adını öteki çocuklarla karıştırıp durduğumuz için, oğlum kiminde güldü bize, kiminde kızdı. Ama o gelip gittikçe ailesiyle ilgili bilgilerimiz kendiliğinden çoğaldı. Gökçe ondan öğrendiklerini bize de aktarıyordu. Annesi ayrıymış, babası Antalya’da avukatmış... Arada bir Baran’ın bizde olup olmadığını öğrenmeye gelen o çekingen Anadolu kadını da halası... Kadının bir gözünün kör olduğunu, üçüncü, dördüncü gelişinde fark ettik; ürkekliği, çekingenliği bundandı belki de... Çocuğu sorar, bizim de bir yakınmamız olmadığını görünce, çekip giderdi. Arada sırada da gençten bir kız elinden tutup gezdirirdi Baran’ı. Onun da ablası olduğunu gene oğlumdan öğrendik. Ha­lasından daha az görürdük o kızı. Belli ki parçalanmış bir ailenin o da başka bir yere, bir başka akrabaya düşmüş üyesi. Uzak bir semtten kardeşini görmek için gelip gidiyordu.

Baran görünmediği günler, bilirdik ki hastadır. Sık hastalanan bir çocuk olduğu daha ilk bakışta belliydi. Sürekli boğazı sarılı dolaşırdı. Esmer yüzü hep solgundu. Seyrek saçları cılız mı cılız... O yaşta çocukluğun bütün pırıltılarını elinden alıp götüren şeyin yalnız hastalıklar olmadığını çok sonra anladık.

Annesiyle ilgili ilk bilgilerimiz doğruymuş; hemşireymiş annesi, daha bu bebekken bırakıp gitmiş. Yalnız babasının Antalya’da olduğu yanlış. Babanın durumu bir giz... Kaçak olduğunu söylüyordu bir iki komşu. Büyük bir olasılıkla da yurtdışında... Ailede kimi olayların çocuklara göre hazırlanmış yalan öyküleri vardır. Biz bir süre Baran’dan Gökçe’ye, Gökçe’den bize ulaşan bu yalan öyküleri dinlemişiz. Bunları öğrendikçe çocuğun hastalıklı hali, oyunlarının en keyifli zamanlarında yoklayan öksürükleri daha bir dokundu bize, içimiz sızlayarak süzüp durduk onu. Babasıyla ilgili meraklarımızı açığa vurmadık hiç. Babasını sorsak, o uydurma öyküyü bir kez de bize anlatacak... Koskocaman bir yalan, çocuğun dilinde, kafasında iyice pekişecek, sonra gerçekle yüz yüze geldiğinde şaşkınlığı daha da büyük olacaktı. Belli ki babası, o günlerdeki yüzlerce “kaçak” insandan biri.

Bir gün oğlum:

Baran’ın babasının adı da Kemal’miş, dedi.

Öyle mi? dedim. Bu benzerlikten hoşlanmış gibi göründüm.

Bir başka gün de:

Baba, dedi oğlum. Baran’ın babası da yazarmış.

İkinci benzerliğe pek inanmış gibi görünmüyordu. Arkadaşının yalanını ortaya çıkarma soruşturmasıydı bu bir çeşit. Hadi ad benzerliğini anlamıştı da, onun babasının da hemen yazar oluvermesi... Üstelik kimselerin yüzünü bile görmediği babasının. Gözlerime bakıyor oğlum, inanıp inanmadığımı anlamaya çalışıyor.

Atıyor, değil mi Baba?

Soyadını biliyor musun Baran’ın?

Bilmiyorum.

Soyadını öğrenirsen, atıp atmadığını anlarız.

Unutmadı, bir başka gün de soyadını söyledi arkadaşının.

Birden içim cız etti.

Evet, yazar! dedim.

Kitapları var mı?

Var.

Kitaplığıma yürüdüm, yapıtlarından birini ararken, yıllar önce bir dost evinde karşılaştığımız günü düşündüm. İncecik, zayıf biriydi, “kadit” gibi dedikleri türden... Uzun uzun konuşup tartışmıştık. Anlaşamadığımız kimi konular da olmuştu. Düşüncelerimiz birbirinden uzaklaştıkça, o daha yumuşak bir insan oluveriyordu.

Kitaplığımdan çıkarıp Prangalar’ı gösterdim oğluma.

İşte, bu kitap Baran’ın babasının.

Şöyle bir baktı kitaba, arkadaşının yalan söylemediğine inanmıştı. Onun yalanını yakalama sevincini yaşayamayacaktı. Belli ki bu çocukça yarışta bir adım önde olmak istiyor oğlum:

Başka kitapları da var mı?

Var, dedim.

Hıı” gibilerden bir ses çıktı ağzından. Elimdeki kitabı çocukların ulaşabileceği bir yere koydum:

Baran geldiğinde göster bunu, olur mu?

İçtenliğe, sevince dönüşen bir duygu içindeydi şimdi:

Olur, gösteririm, dedi.

Baran o günden sonra daha sık, daha sık gelmeye başladı bize. Böyle olacağını biliyordum. Yüzünü görmediği, hep özlemini çektiği babasından bir koku vardı evimizde, kitaplar arasında.


Oğlum, başlangıçta çok kısa süreler oynuyordu sokakta; gittikçe bu süreler arttı, artmasını istedi, bunun için kavga etti bizlerle. Sırasında sevimliliğine, şımarıklığına, sırasında huysuzluğuna, öfkesine... çocukluğun bütün güzelliklerine sığındı, bütün kozlarını kullandı, beş dakikacık fazla oynayabilmek için. Hele Emre’yi, Baran’ı da görmüşse, sokağın cıvıltısına delice bir istekle koşardı. O coşkulu şenliğine doyamadığı sokak, bir gün yutuverdi sanki oğlumu. Her zaman göz önü bir yerde oynarken, çıktığımda göremedim. Oysa kavgalarımızın ardından gelen pazarlığımızda, arabalardan sakınmasını, bir de uzaklara gitmemesini öğütlerdik hep. Bu isteğimize titizlikle uyardı da...

Sokağın bir başına, bir sonuna deli gibi koştum durdum. Yoktu... Çocuklar son kez gördüklerinde Baran’laymış. Yanıma birini alıp onların evine gittim. Kapıyı açan halasından orada da olmadığını öğrenince, kaygım iyice arttı.

Baran? Baran da mı yok? dedim.

Bir şaşkınlık rüzgârı daha geçti kadının üstünden.

O da yok!

Birliktelermiş... Bulamıyorum.

Ardımdan kadın da yürüdü. İki koldan aramaya başladık. Derken başkaları da katıldı; üç dört koldan elek elek eledik mahalleyi. Aklımdan bir sürü kötü düşünce geçiyordu. En kötüsü de ya kaçırıldılar diyordum ya öldürüldüler... Saatlerce dönüp durdum. Uzak sokaklara, uzak semtlere gittim. Çaresizliğimi iyice anlayınca, bitişiğimizdeki karakola yürüdüm. Yıkılmış gibiydim.

Komiser, meslekten gelen bir alışkanlığın soğukluğu, ilgisizliği içinde dinledi beni. Oğlumun bulunması için telefonların, telsizlerin işleyeceğini, sağa sola buyruklar yağdırılacağını beklerken, o:

Çıkıp gelirler bir yerden, deyip başından savmaya çalıştı.

Üç saattir arıyorum efendim, diye direndim. Şimdiye dek hep evimizin önünde oynardı. Daha yeni yeni çıkıyor sokağa.

Kocaman adamlığımı unutup orada ağlayabilirdim. Komiser şöyle bir baktı bana.

Siz, dedi, şu yan taraftaki balkonda gördüğümüz bey değil misiniz?

Bir an işin içine komşuluk hatırı da girecek diye umutlandım. Pencereden görünen balkonumuzu gösterdim.

Evet, orada oturuyoruz, dedim. Komiser şaşırmış gibi bir daha süzdü. Saçlarıma, yüzüme çevirdi gözlerini.

Yahu siz daha genç görünüyordunuz...

Sonrasının gözyaşı olduğunu bildiğim bir gülümseyişle:

Ben, dedim, üç saatin içinde böyle oldum.

Şimdi daha anlayışlı gibiydi komiser:

Endişe etmeyin beyefendi. Bir yerden çıkıp gelirler. Biraz daha bekleyin, gelmezlerse haber verin bize.

Boğmaya çalıştığım gözyaşlarımı, sırtımı oradakilere dönünceye dek tutabildim ancak. İki üç adım atmadan bir sağanak boşandı gözlerimden. Sonra gene sokaklara, parklara, çöplüklere, boş arsalara, apartmanların bodrum katlarına... İnsanlara kötülük yapılabilecek her yere girip çıktım. Bir çocuk bedenini örtebilecek her şeye korku içinde koştum. Umudumun son damlası da tükenmiş, gene karakola gidecekken, Gökçe ile Baran’ı sokağın başında gördük. Elleri yaşlıca bir adamın ellerinde... Dünyalar bizim oldu. Bütün bir sokak katıldı sevincimize. Çocukların yorgun yüzlerinde gözyaşlarının izleri; kim bilir kaç kez akmış, kaç kez kurumuş gözyaşlarının... Bir sevince, bir korkuya dönen duygular içinde bize sarılıp ağladılar.

Yaşadıkları korkuyu iyice atınca nereye gittiklerini bir daha sordum oğluma. Çocukluğun yetersizliği hem belleğinde, hem dilinde... İyice anımsayıp anlatamıyor her şeyi... Parklardan, bahçelerden, üzerinden atladıkları tellerden, demiryolundan söz ediyor... Sonra ağladıklarından bir de... Ellerinden tutup getiren amcadan... Demiryolunu duyunca irkiliyorum bir. Epey uzağımızda çünkü... Üstelik çocuklar için ölüm saçan bir yer...

Ne işiniz vardı oğlum orda, taa demiryolunda?

Baran’ın babasını aradık.

Baran’ın babasını mı?

Evet!

Sorguladığım oğlumun yüzü birden Baran’ın yüzü oluverdi. Acıyla, özlemle kavrulmuş, cılız saçların altındaki solgun çocuk yüzü.

Oğlum Antalya’da değil mi onun babası?

Hayır, Antalya’da değilmiş.

Ya neredeymiş?

Kaçakmış!

Bedenimdeki tüyler, tüycükler taraz taraz oldu.

Kim söyledi bunu?

Baran... Baran söyledi. Hadi babamı bulalım, dedi.

O uydurma öykü ömrünü çoktan tamamlamış. Çocukların dünyasında da gerçek, yalanı kovmuş. Şaşkınlığımı zor attım üstümden.

Siz bulamazsınız oğlum, dedim.

Onların bildiklerinin değil, benim söylediklerimin daha önemli olduğunu anlatmaya çalıştım:

Sakın bir daha evimizin önünden uzaklaşmayın! Onun babasını siz bulamazsınız. Anladın mı? Yitip gidersiniz sonra...

Yaşadığı dört saatlik uzun korkunun gölgesi bir daha vurdu yüzüne:

Tamam, uzaklaşmayız baba!


Şimdi bir şarkı, yeniden yaşattı o günleri bize. Güçlü, yumuşak bir kadın sesi herkesi gülümsemeye çağırıyor. Dolmuşta, takside, pastanede, kahvede bu çağrının ezgileri. Şarkının sözlerini Baran’ın babasının yazdığını benden öğrenince, nasıl da şaşırdı oğlum. Dün gibi anımsayıverdi on yıl önceki arkadaşlığı. Belli belirsiz bir suçlanmayla gözlerini kaçırdı bizden. Utancın güzelleştirdiği yüzü güldü. Üç dört yaşın usuyla girdikleri o ma­cera, on yıl sonra hem güldürüyor, hem utandırıyor onu. Baran’ı düşündük. Şimdi yurdundan, yarısını yurdunda bıraktığı çocukluğundan çok uzakta o... Uzak ülkelerin birinde babasıyla.




IMAGE_BACK   Ana Sayfa
Hakkımızda Üyelik Sepetim Ödeme
Sepet Devam
Boş
Arama

Gelişmiş Arama
Söyleşiler
Tıklayın
Dinleyin, okuyun...

Para Birimleri
Alışverişleriniz 256-Bit SSL GlobalSign SecureSite Güvenlik Sertifikası ile korunmaktadır.
Satış Destek
Telefon (11:00 - 18:00): (212) 527 40 57 Faks: (212) 527 41 45
E-Posta: info@imge.com.tr
Adres: Ankara cad. No: 45 Cağaloğlu / İstanbul

İmge Kitabevi © 2004

Ana Sayfam Yap  |  Sık Kullanılanlara Ekle

Parse Time: 0.488s